Arama

Select theme:

Z kuşağının dikkat krizi: Sosyal medya teyitçi gibi düşünmeyi nasıl engelliyor?

Ali Osman Arabacı, teyit 

Çocuğunuzu hiç tanımadığınız bir milyarderin Mars kolonisine göndermek ister miydiniz? Gezegen radyasyonla dolu, yerçekimi yeryüzünün yüzde 38'i kadar ve çocukların bu koşullarda nasıl gelişeceğine dair hiçbir araştırma yok. Üstelik geri dönüş garantisi de verilmiyor.

Absürt bir senaryo gibi görünse de sosyal psikolog Jonathan Haidt'e göre, son 15 yıldır benzer bir şeyi zaten yapıyoruz. 2024'te yayınlanan "Endişeli Nesil: Çocukluğun Büyük Yeniden Kablolanması Nasıl Bir Zihinsel Hastalık Salgınına Yol Açıyor” isimli kitabında Jonathan Haidt, 1996 sonrası doğan neslin, test edilmemiş ve potansiyel olarak zararlı bir dijital ortamda büyümesini Mars'a gönderilen çocuklara benzetiyor.

2010'da ne oldu?

Haidt'in kitabı öncelikle ergen zihinsel sağlığı krizine odaklanıyor, ancak ortaya koyduğu bulgular doğrudan medya okuryazarlığı ve teyitçilik becerilerini de ilgilendiriyor. Çünkü 2010-2015 yılları arasında gerçekleşen Haidt’in tabiriyle "Büyük Yeniden Kablolama" sadece gençleri daha kaygılı ve depresif yapmadı, aynı zamanda onları yanlış bilgiye karşı da daha savunmasız hale getirdi.

Teyit'in daha önce yayınladığı araştırmalar da bu durumu doğruluyor: Z kuşağı, internetle büyümesine rağmen çevrimiçi dolandırıcılığın tuzağına yaşlı nesillerden daha fazla düşüyor. Dijital yerli olmak, görünüşe göre dijital güvenlik ve eleştirel düşünme becerisini otomatik olarak beraberinde getirmiyor.

Jonathan Haidt, çocukluğunu 2010’dan önce ve sonra geçirenler arasında köklü bir fark olduğunu savunuyor. Araştırmalarına göre, birkaç teknolojik gelişme neredeyse eş zamanlı olarak bir araya geldi ve çocukluk dönemini kökten değiştirdi. 2007'de iPhone piyasaya çıktı, ancak asıl dönüm noktası 2009 yılında yaşandı. O yıl Facebook "beğen" butonunu, Twitter ise "retweet" özelliğini getirdi.

Bu basit görünen değişiklikler, sosyal medyanın doğasını tamamen dönüştürdü. İçeriklerin viral hale gelmesi çok daha kolay hale geldi, çünkü artık kullanıcılar tek bir tıklamayla bir gönderiyi binlerce kişiye yayabiliyordu.

2010'da akıllı telefonlara ön kamera eklendi. 2012'de Facebook'un Instagram'ı satın almasıyla birlikte görsel odaklı, performans temelli sosyal medya çağı başladı.

Haidt'e göre bu değişiklikler tesadüf değil. Teknoloji şirketleri, kullanıcıları ekranda olabildiğince uzun süre tutmayı amaçlayan etkileşim optimizasyonu yapıyordu. Ancak bu optimizasyon çocuklar için ne anlama geliyordu, bunu test eden ya da umursayan yoktu.

Kitapta dikkat çeken bir benzetme var: Haidt, sosyal medya şirketlerini 20’nci yüzyılın tütün ve kurşunlu benzin üreticilerine benzetiyor. O dönemde şirketler, ürünlerinin zararlı olduğuna dair kanıtları görmezden gelmiş, hatta aktif olarak gizlemişti. Bugün de benzer bir durum söz konusu. Meta'nın kendi iç raporları bile Instagram'ın özellikle genç kızlar için zararlı olduğunu gösteriyordu, ancak bu bilgiler kamuoyundan saklandı.

İki kritik hata

Haidt'in analizine göre, bugün yaşanan kriz iki büyük hatanın birleşiminden kaynaklanıyor.

  • Birinci hata: Gerçek dünyada çocukları aşırı koruduk. 1980'lerden itibaren ebeveynler, çocukların dışarıda denetimsiz oynamasına giderek daha az izin vermeye başladı. Sokakta top oynayan, ağaca tırmanan, mahalle arkadaşlarıyla koşuşturan çocuklar yavaş yavaş kayboldu.

Bu, önemli bir kayıp çünkü Haidt'e göre çocukların serbest oyun yoluyla risk almayı, başarısızlıkla başa çıkmayı, sosyal becerileri öğrenmeleri gerekiyor. Oyunlar sadece eğlence değil, aynı zamanda hayatın mini provalarını yapma fırsatı. Bu deneyimlerden mahrum kalan çocuklar, belirsizlikle başa çıkmakta, stres yönetmekte ve bağımsız karar almakta zorlanıyor.

  • İkinci hata: Dijital dünyada çocukları hiç korumadık. Gerçek dünyada her türlü riski ortadan kaldırmaya çalışırken, sanal dünyada çocuklara neredeyse sınırsız erişim verdik. Amerika Birleşik Devletleri'nde 1998 yılında çıkarılan COPPA yasası, 13 yaş altı çocukların ebeveyn izni olmadan veri vermesini yasaklıyor. Ancak yasa, şirketlerin yaş doğrulaması yapmasını zorunlu kılmıyor. Çocuk doğum tarihini değiştirip bir kutuyu işaretlediğinde, sistem ona inanıyor. Sonuç: 13 yaş altı Amerikalı çocukların yüzde 40'ı Instagram hesabı açmış durumda.

Teyitçiliğin en büyük "düşmanı"

Haidt, telefon odaklı bir çocukluğun dört temel zarara yol açtığını belirtiyor: uyku yoksunluğusosyal yoksunlukdikkat dağınıklığı ve bağımlılık. Bu dört zarar aynı zamanda bir teyitçi gibi düşünmenin de önündeki en büyük engelleri.

Dikkat dağınıklığı belki de en kritik olanı. Araştırmalar, ortalama bir gencin günde yaklaşık 237 kez telefonuna baktığını gösteriyor. Her bildirim, her yeni gönderi, beynin dikkatini dağıtıyor. Haidt'in kitapta aktardığı nörolojik araştırmalar, sürekli kesintiye uğrayan beynin derin, odaklanmış düşünce moduna geçemediğini ortaya koyuyor.

Peki bunun teyitçilikle ne ilgisi var? Bir bilginin doğruluğunu kontrol etmek, kaynak araştırması yapmak, çapraz doğrulama yapmak en az 5-10 dakikalık kesintisiz dikkat gerektirir. Tersine görsel arama yapmak, bir internet sitesinin "Hakkımızda" sayfasını okumak, aynı olayı farklı kaynaklardan kontrol etmek sabır ister. Sonsuz kaydırma alışkanlığı kazanmış bir zihin için bu neredeyse imkansızdır.

Haidt'in kullandığı bir benzetme var: Sosyal medya akışları zihniniz için “patlamış mısır" gibidir. Hızlı, tatmin edici ama besleyici değil. Derin okuma, eleştirel analiz ise "zihinsel protein" gerektirir; ağır, yavaş ama beyin gelişimi için elzem.

Sosyal yoksunluk da bir başka kritik nokta. Sanal etkileşimler, yüz yüze iletişimin yerini tutmuyor. Gerçek hayatta biriyle konuştuğunuzda, beden dilini okursunuz, ses tonunu duyarsınız, göz teması kurarsınız. 

Haidt, gerçek dünya ve sanal dünya etkileşimleri arasında önemli farklar olduğunu vurguluyor. Gerçek dünya etkileşimleri bedenseldir, eşzamanlıdır ve genellikle bire bir ya da bire birkaç olur. Sanal dünya ise bedensiz, çoğunlukla asenkron ve binlercedir. Daha da önemlisi, gerçek dünya ilişkilerinde giriş ve çıkış maliyeti yüksektir, kavga ettiğiniz arkadaşınızla barışmak zorundasınız çünkü her gün aynı okulda karşılaşacaksınız. Sanal dünyada ise birini engellemek, bir topluluktan çıkmak bir tık kadar kolaydır.

Bu fark, bir kaynağın güvenilirliğini değerlendirme becerisini de etkiliyor. Gerçek hayatta uzun vadeli ilişkiler yönetmeyi öğrenen bir çocuk, karakteri okumay ve güvenilirliği değerlendirmeyi de öğrenir. Sanal dünyada büyüyen bir çocuk için her şey yüzeyseldir, anlıktır ve değiştirilebilir.

Uyku eksikliği de eleştirel düşünmeyi engelliyor. Akıllı telefonların yaydığı mavi ışık, melatonin hormonunun salgılanmasını engelleyerek uykuya dalmayı zorlaştırıyor. Üstelik gece gelen bildirimler uykuyu bölüyor. Yorgun bir beyin dürtüsel kararlar alıyor, sabırsızlaşıyor ve eleştirel düşünemez hale geliyor. 

Bağımlılık ise belki de en sinsi olanı. Sosyal medya platformları, kumar makineleriyle aynı psikolojik mekanizmayı kullanıyor: değişken ödül takvimi. Her telefonu açışınızda ne bulacağınızı bilmiyorsunuz; belki bir beğeni gelmiştir, belki ilginç bir video çıkmıştır, belki de hiçbir şey yoktur. Bu belirsizlik dopamin salgılanmasını tetikliyor ve döngü sürüyor. Bağımlı hale gelen bir zihin, içerikle arasına eleştirel mesafe koyamıyor.

"Dijital Yerli" yanılgısı

"Z kuşağı teknoloji ile büyüdü, onlar daha iyi bilir" varsayımı yaygın bir yanılgı. Teyit'in Kasım 2024'te yayımladığı "Z kuşağı çevrimiçi dolandırıcılığın tuzağına boomerlardan daha fazla düşüyor" başlıklı yazıda aktarılan araştırma, bu yanılgıyı çürütüyor.

Deloitte'un yaptığı ankete göre, ABD'deki Z kuşağının çevrimiçi dolandırıcılığa yakalanma olasılığı yüzde 16, baby boomer kuşağınınki ise yüzde 5. Yani gençler üç kat daha fazla risk altında. Sosyal medya hesaplarının ele geçirilme olasılığında fark daha da açık: Z kuşağı için yüzde 17, boomerlar için yüzde 8.

Peki neden? Haidt'in analizine göre aşinalık, bir güvenlik avantajı değil, tersine bir zafiyet. Z kuşağı teknolojiye o kadar alışmış ki, kolaylığı güvenliğe tercih ediyor. Instagram hesabına her girdiğinde oturum açmak, iki faktörlü doğrulama yapmak zahmetli geliyor. Oysa bu "zahmetler" güvenlik için elzem.

Ne yapabiliriz?

Haidt'in kitabı sadece sorunu tespit etmekle kalmıyor, çözüm önerileri de sunuyor. "Temel" olarak adlandırdığı dört reform var:

1. 14 yaşa kadar akıllı telefon yok: Çocuklara basit işlevli telefonlar (arama ve mesaj yapabilen ama internet erişimi olmayan) verilebilir, ancak akıllı telefon ergenliğe kadar beklemeli.

2. 16 yaşa kadar sosyal medya yok: Beyin gelişimi en kritik dönemini tamamlayana kadar sosyal medyadan uzak tutmak.

3. Okullarda telefonsuz ortam: Ders saati boyunca telefonların kilitli dolaplar ya da torbalarda saklanması. Bu sayede hem dikkatin korunması hem de yüz yüze sosyalleşmenin teşvik edilmesi.

4. Daha fazla denetimsiz oyun: Çocukların dışarıda, yetişkin gözetimi olmadan oynamasına izin vermek. Risk almayı, problem çözmeyi, sosyal becerileri bu şekilde öğreniyorlar.

Haidt'e göre bu öneriler zor değil, ancak toplu eylem gerektiriyor. Eğer bir mahallede sadece bir aile çocuğuna telefon vermezse, o çocuk dışlanmış hissedebilir. Ama çoğu aile birlikte karar alırsa, sosyal baskı ortadan kalkar.

Medya okuryazarlığı eğitimlerinin de kritik bir rol oynadığını belirten Haidt, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, dijital okuryazarlığın öğretilebilir olduğunu vurguluyor. Teyit'in de düzenli olarak sunduğu doğrulama ve eleştirel düşünme eğitimleri, bu anlamda hayati önem taşıyor.

“Hayatını heba etme”

Haidt'in kitabında antik Romalı filozof Marcus Aurelius'tan bir alıntı var: "Hayatının geri kalanını başkalarının ne yaptığıyla meşgul ederek heba etme."

2 bin yıl önce yazılmış bu tavsiye, bugün sosyal medyada sürekli başkalarının paylaşımlarını takip eden herkes için geçerli. Haidt'e göre, sosyal medya Epiktetos ve Marcus Aurelius gibi Stoacı filozofların en büyük kaygısını gerçekleştirmiş durumda: Zihnimizi başkalarının eline teslim etmek.

Ancak durum umutsuz değil. Haidt'in de vurguladığı gibi, Z kuşağının güçlü yanları var. Bu nesil sorunun farkında ve değişim istiyor. Sistemsel adaletsizliklere karşı organize olma becerisi var. Dijital okuryazarlık öğretilebilir bir beceri ve gençler öğrenmeye açık.

Çözüm hem bireysel hem de toplumsal. Bireysel olarak dikkat hijyenimizi koruyabilir, yavaş düşünme pratiği yapabilir, algoritma farkındalığımızı artırabiliriz. Toplumsal olarak ise okullardan, ailelerden, politika yapıcılardan ve teknoloji şirketlerinden değişim talep edebiliriz.

Benzer Makaleler: